Pages

28 Ekim 2008 Salı

sitting


"bu sefer bacadan falan girmeden" kapıdan girmek daha değişik geldi bir kaç günden sonra...

radyo odtü eşliğinde uzayıp giden bir şirketler hukuku var önümde. cat stevens'ın bu şarkısını duymamıştım hiç. sözleri çok manidar geldi... bir de uzun zamandır bloğa müzik koyamamışım.. bu açığı kapatalım istedim :)



Cat Stevens - Sitt...





Oh I'm on my way, I know I am, somewhere not so far
from here
All I know is all I feel right now, I feel the power growing
in my hair
Sitting on my own not by myself, everybody's here with me
I don't need to touch your face to know, and I don't need to
use my eyes to see
I keep on wondering if I sleep too long, will I always wake
up the same (or so)?
And keep on wondering if I sleep too long, will I even wake up
again or something
Oh I'm on my way I know I am, but times there were when
I thought not
Bleeding half my soul in bad company, I thank the moon I
had the strength to stop
I'm not making love to anyone's wishes, only for that god I see
'Cause when I'm dead and lowered low in my grave, that's gonna
be the only thing that's left of me
And if I make it to the waterside, will I even find me a boat
(or so)?
And if I make it to the waterside, I'll be sure to write you
a note or something
Oh I'm on my way, I know I am, somewhere not so far
from here
All I know is all I feel right now, I feel the power growing
in my hair
Oh life is like a maze of doors and they all open from the
side you're on
Just keep on pushing hard boy, try as you may
You're going to wind up where you started from
You're going to wind up where you started from

resim:http://www.global-b2b-network.com/direct/dbimage/50311095/Frog_Sitting_on_Hammock.jpg

27 Ekim 2008 Pazartesi

!!!






dün bir hışımla wordpress e taşımaya karar vermiştim bloğu. ama inadına uğraşıp, inadına burada yazmak daha makul.

bu arada yorumlara cevap yazamıyorum. blogdaşlarım yok gösterebilirler mi?

25 Ekim 2008 Cumartesi

evveeettt mahkemenin yeni bir dangalaklığıyla karşı karşıyayız.

mahkeme sana protetolardan bir demet!!!!

23 Ekim 2008 Perşembe

çok teşekkür ederim Beenmaya :)


dünya arkadaşlık ödülü'ne beni de layık gören beenmaya'ya çok ama çok teşekkür ediyorum.

ben de bu ödülü beenmaya''ya,nily'e, lluvia'ya,b5'e karagöz ve hacivat'a, mr. td'ye ve Links'in altındaki tüm blogdaşlarıma gönderiyorum...


mevsim kışa dönüyor. güneş, ışıklarını dalga geçer gibi savuruyor üzerimize. yorgana sarılıp uyumanın tatlılığı, kazakların boğaz kısmının kaşındırma zamanı gelmiş.

Yaz, fazla şımartılmıştır, fazla havalı. Bedenlerinin kusurlarını göstermeye zorlayıp yorar insanı. Bedenlerin mevsimidir yaz; yani, sükseli bir kimse değilsen bitiktir işin. Süklüm püklümsündür bütün mevsim. Bahar, tehlikelidir. İnsana olmayacak işler yaptırdığı gibi çabucak kaçtığı için suçu hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Tekin değildir yani. Sonbahar, başlangıç ve sondur. Niyeyse hep bir şeye karar vermelisindir sonbaharda. Bu yüzden durup denize, denizsiz yerlerde göğe bakılmalıdır hep. "Yağmur yağınca deniz çoğalır mı?" diye sorulmalıdır. Niyeyse... Mevsimlerin en merhametlisidir kış. Evin mevsimi; sarılmanın, sarınmanın, sarmalanmanın. Uzun çayların, derinlemesine yemeklerin, etraflıca içmelerin mevsimi... Karşılaşmaların değil buluşmaların... Sıcak olan her şeye doğru neşeyle yönelmenin, böylece hep beraber ılımanın... Yollarda çıplak ayaklı çocuklar görüp en yakın dükkandan ona ayakkabı almanın, sokağın ucundaki yaşlı kadına, utandırmadan nasıl odun parası vereceğini, bu Allah’ın belası sistemin nede bir türlü değişmediğini, "küçük burjuva duyarlılıklarıyla" yaşamanın çamursu halini uzun uzun düşünmenin mevsimi...

Ece Temelkuran-mevsimlerden en merhametlisidir kış

22 Ekim 2008 Çarşamba

unutmak yok

...
İşte menekşeler, işte kırlangıçlar

bize sevinç veren ne varsa,
geçici ve küçük duyarlıkların
yan yana göründüğü süslü kartpostallarda.

Ama bu sınırın ötesine geçmeliyim,
dişlemeliyim sessizliğin çevresindeki kabuğu,
ne karşılık vereceğimi bilemem:

öyle çok ki ölüler,
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler,
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler,
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller,
ve öyle çok ki unutmak istediklerim.

PAblo Neruda

21 Ekim 2008 Salı

Saçak altı insanları ve yağmurda yürüyenler

Yağmur, doluya çevirir. Niyeyse bu, hep aniden olur. Kurşun gibi iner kafanıza, taş gibi düşer yüzünüze dolu. Tanrı sanki öfkelenip makineli tüfeğine sarılmıştır.

Yalnız yürüyen, bir makineliyle taranmaktadır; artık yürüyemeyecek kadar yaralıdır. Sanki son sınav gibi, sanki "Son kararını ver" der gibi. Yalnız yürüyen ya saçak altı insanlarının eteklerine yapışıp yalvaracaktır "dahil olmak" için... Ya da bunu yapmayı yediremezse kendine, acıya katlanıp seçiminin bedelini ödeyecektir. Dolu isabet kaydederse belki bu seçim ölüm bile olabilecektir.
Yediremez insan kendine. Hele bir kere yalnız ve özgür yürümenin ne tuhaf bir şahanelikte olduğunu öğrenmişse... Bu yalnızlık şahane olmadığı zaman da bile artık beceremez yalvarmayı kimseye. Gönlünü eğemez insan, boynunu düşüremez, ellerini bükemez. Eğilip bükülemeyen kırılır. Kırılan dökülür. Dökülen suya karışır, sokaklarda biriken yağmur suyuna. Belki bu yüzden, suya karışıp silikleştiği için yüzü, artık yalnız yürüyenin adını kimse söylemez. Saçak altı insanları kaybedenleri sevmez.

Yağmur, ağır ağır diniyor. Güneş yeni yıkanmış çocuklar gibi diriliyor. Saçaklarda kalmış damlalar kendi küçük yağmurlarını başlatıyor. Sesler yeniden uyanıyor.

Ben görüyorum buradan. Yağmur dinmiş olmasına rağmen, güneşe rağmen, saçak altı insanları oradan çıkamıyor. Çıksalar bile yürümeyi beceremiyor. Becerseler bile, onlar yürümenin hakkını veremiyor, güneşin ve ıslak sokağın. Bunların hakkını verdiklerini düşünseler bile... Yeniden yağmur başlayacak korkusuyla onlar, birbirlerini kolluyor. Kollayarak yaşıyor saçak altı insanları. Yalnız yürüyen, suya karışmış bu sırada, akıyor başka sokaklara, şehirlere, yeryüzünün başka memleketlerine... Korkak adımların arasından süzülüp gidiyor. Gidiyor. Çirkin ördek yavrusu gibi, kendi kuğu ailesini bulmak üzere yola devam ediyor. Yağmur korkusu sadece saçak altı insanlarını tüketiyor.
Öyle işte...

Ece Temelkuran-İçeriden Kıyıdan Konuşmalar sf 81

16 Ekim 2008 Perşembe

buyur yumurta kardeş

 

3a0bed4e25f896481f5648546a7c622f

Bir kupa kahve, soğuksu, arcelion. İçselleştirilemeyen hukuk konuları. İflas masası, tacirler, ilamlı icra, ikinci alacaklılar toplantısı, şüpheli veya sanığın suçu işlediği yer belli değilse davasının nerede görülmesi gerektiği problemi, üstüne üstlük bir de bu sanık veya şüpheli ya yabancı bir yerde yakalanmışsa, hatta suç türk bayrağı taşıyan bir deniz, hava ya da demiryolu taşıtında Türkiye karasuları dışında işlenmişse sanığın veya şüphelinin nerede yargılanacağı problemi, idarenin olağan yetkileri, olağanüstü yetkileri, tam ehliyetliler, dernekler, tüzel kişiler, vergi, maliye……….


Bu liste daha gider aslında. Ama okuyanların canını sıkmak istemedim daha fazla. Yumurta kapıda, biraz içeri de girmiş durumda. “eserekli tutaraklı millet”in parçası olarak tam da sınav zamanı olduğuna göre……

12 Ekim 2008 Pazar

dipnot 4


gün günden daha da yavanlaştığımızın siz de farkında mısınız?

otobüste, dolmuşte, vapurda, dairede konuşmalara bir kulak verin. rakamlar konuşmalardan sözcükleri sürdü götürdü. hep rakamla konuşuluyor. hayat pahlalılaştı mı dostluklar ucuzlar. gazeteler, kiraların artması ile boşanmaların çoğaldığını yazıyorlar.

zorluklar insana nezaket ve diğerkamlık maskesini attırmış, altından çirkin, haşin, bencil yanları çıkmış. herkes ayrı bir sinirli. tartışmanın, sürtüşmenin bini bir para... sabahtan akşama kadar çıkara yönelmiş, bir çıkar kapışmasına koşulmuş insanların sevimli ve halavetli olması mümkün mü? kabul. elbet bu hale isteyerek düşmemişler. su yüzünde kalmak için uğraşıyorlar.

karşıt düşüncede iki kişi karşılaştığı zaman, bir tartışma başlar. her biri karşısındakinin görüşünü çürütmeye kalkar, tezlerin çarpışması tartışmayı körükler, gerçeğe ilgiyi kışkırtır. bu bakımdan her diyalog diyalektiktir.

Ferhan Şensoy-Haldun Taner Bütün Oyunları/10

11 Ekim 2008 Cumartesi

halet-i ruhiye

yarımken söndürülen cigaralar, dolup boşalan kahve bardağı. kafein ve de nikotin iyice vücudumda. odamda bir kütüphane sessizliği, yatağın üzerinde yayılı birkaç kitap. kafamda da neyi bildiğim ve de neyi bilmediğim konusunda biraz endişeli biraz da kendini salmış düşünceler.

bunların arasından kafamı kaldırdım. baktım rüzgar varmış dışarıda. bir parça bulut almış başını gidiyor ayın arkasından.

heyecanı bürümüş stresli günler.....

9 Ekim 2008 Perşembe

22 Ekim'de Ankara Aydınlanıyor


22 Ekim'de Fernâme ile aydınlanacak Çayyolu Tiyatrosu'nda Ankara...
tekrar gidip hafızalarına kazımak isteyenlere ve hiç izlememiş olanlara duyurulur.

ayrıntılı bilgi için buraya.

8 Ekim 2008 Çarşamba


içimde tortulanan birşeyler var sanki. bir konuşamamazlıktır, bir yazamamazlıktır gidiyor. defterin sayfaları boş. elim kalemden kaçıyor.

sokağa çıkıyorum. insanların telaşlarından feyz almaya çalışıyorum. kafam dağılır gibi oluyor. ama içime daha başka şeyler doluyormuş gibi geliyor.


tiyatro izliyorum. F tipi bilgisayarıma sığıyor gibi geliyor hayatım. sonra beynimde açılıyor benim de perdeler... tüm düşünceler teker teker sahneleniyor.


bugün denizi izlerken, ruhumuzda bir pencere olsaydı diye düşündüm. ama açılabilen bir pencere. açtığımızda pencereyi, o tortulanmaya yüz tutan şeyler havalansa gitse... o pencereden bakan gözler kötü şeyleri de güzelleştirebilse...


kan revan ortalık, bir de üzerine sonbahar.... gazeteye bakasım yok...
ama umudu bırakmamak lazım. ama umutlanacak ne var sorusu daha da dönüyor şu sıra başımda.. dalga dalga içim.... vursam 2 bardağa.


7 Ekim 2008 Salı

bitti o sevda



Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların
Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz birşey
Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği
Kaybetti kumarda gözlerim
Kaybetti kumarda gözleri.


Bir kuru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki
Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
Yani her soluk alıp verişimizde bizim
Bir mekik gibi kalbin
Bir mekiki gibi kalbim
İşleyip durdu bu yitikliği yeniden.

Ne kaldı
Farkinda mısın bilmem
Gündüzler..
Gündüzler biraz azaldı.


Edip Cansever



çalışmalar:

http://www.harikayaa.com/wp-content/uploads/2007/08/yalnizbirlikte.jpg

6 Ekim 2008 Pazartesi

Bitanem için yangın merdiveni:

benim bitanem çok sıkkındı bugün..... ece abla'nın merdivenine binsin bir nefes alsın...

Ey iyi kalpli okuyucu!
Bugüne kadar - Ah! O kadar da eminim ki - iyi bir insan olduğun için başına neler, kim bilir neler geldi. İşte bu yüzden, becerebilirsem, tüm bu şeyleri unutturmak için sana, bağışlaman için topyekün bu hayatı, yani sen iyi biri olduğun için, sana veriyorum bu yazıyı. Bu yazı, senin. Basbayağı yani, düpedüz. Bu yazı, senin yangın merdivenin!
Al bakalım, başlangıç olarak bu sabahı sana verdim. Güneşin daha başlamadığı o kısa aralığı. Herhalde tıraş olunca yüzde bir rüzgar hissi oluyordur, o da senin. Sabah çocuklarının yüzlerindeki yastık izleri, bankamatiklerde henüz uyanmamış sokak çocuklarının tekinsiz düşleri. İlk çayın tıkırtısı ve ilk sigaranın ilk nefesi de elbette senin. Bugünkü gazetelerin en matrak haberi ve yoldan geçen kızın pantolonuyla bluzu arasında kalan yanık beli. Otobüs adamlarının yüzlerinden tahmin edilmiş bütün hayat hikayeleri ve aklının içinde yaptığın kurgu kavgalarda lafı gediğine koyan cümleyi aklından geçirince kendi kendine gülümsemen de senin. Bütün insanların kafalarından geçen adsız sansız melodiler ve şarkıların bütün gün hatırlanamayan ilk dizeleri. Mütereddit serçelerin ayakları ve işyerine gelen o enteresan adamın ilk selamında aklına gelen terbiyesiz şeyler.
***
Fırında makarnaların çatalda uzayan kaşarı ve yeni tanıştığın o hoş kadınla aynı çocuk kitaplarını okumuş olma tesadüfünü de veriyorum sana. O adamın ellerinin ne güzel olduğunu söyleyerek kalbinde isabet kaydetmiş olma ayrıcalığı da.
Al bak, bunların hepsi senin. Bu kez ve ilk kez bir şey vermen gerekmiyor karşılığında. Patronlardan çok çaycıların sevdiği çalışan olma hakkını da alabilirsin. Çocukluk fotoğraflarından bu yana hiç değişmeyen gözler de senin. İyi bir serüvende kirlenmiş beyaz çoraplar ve erimiş çikolatayı kağıdından yalamalar. Saçma ve şahane çocukluk koleksiyonlarının bütün hikayeleri ve toplanmış nesnelerin büyüklerin çöpleştirdiği nedenleri de senin. Gizli buluşmaların kızarmaları ve küçük zaferleri, yazlık sinemaların bütün çiğdem çekirdek sesleri. Kenarı güllü asker fotoğrafları ve "Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?" da senin.
***
Bütün bunlara ek olarak iyi bakkallardaki, tek ortalı, sarı yapraklı, veresiye defterlerini, aç çocukların kızarmış tavuk camekanlarında asılı duran hayallerini de alabilirsin. "Açık havada içiyoruz. Bir şey olmaz" repliğini ve denizde ancak bir kez görünen yunusu bir tek senin görmüş olmanı. Birlikte yaşlanan insanların müthiş sırlarını, kargaların parlak şeylere duyduğu anlaşılmaz merakı. "Nehirler kuruduğunda balıklar nereye gider?" sorusunu ve "Bu aşk biter mi?" sorusunun içine sular serpen cevabını. Yer darlığından yazamadığım daha bir sürü şeyi sana veriyorum.
İyiliğin yüzünden başına gelen onca şeyin bir karşılığı olarak işte, bu yazı senin. Her şeyi de onlar alacak değil ya kardeşim! Basbayağı yani. Al bakalım. Teşekküre filan da lüzum yok; bu, ne zamandır hakkındı senin. "Senin bu hayatta neyin var?" derlerse söylersin: "Yangın merdivenim var, çok şükür" dersin!

Hambaleley yamba leyoo ooo ley ya oooooooo


ben yazamazken şu sıra..... gayet de güzel söylüyorlar işte :)

Her seferinde keşfetmek yeniden aşkı

Bu vakitsizlikte akla ziyan değil mi
Mucize yaratmaktan sıkıldım usandım
Durumlar eşit değildi olmadı

Ama kopuktu kopuktu zincir, olduramadım
Ne yaptım ne ettimse olduramadım

4 Ekim 2008 Cumartesi

ona bir kolye vermiştim


Ona bir kolye vermiştim kendi sözlerinden
Sürekli bir gülümseyişle yüzümdeki
Görülmemiş bir ustalıkla acıyı ters yüz eden.

Elbette bir ustalıktır bizim sevgimiz
Mutlu bir yolcu gibi yol kenarlarındakilere el eden.

Bu kentin her yanını unuttuk

Kim bilir nerde daha bir postacı olurken.

Edip Cansever

Amin Maalouf-Ölümcül Kimlikler-sf. 39

Ötekini eleştirme hakkı kazanılır, hak edilir. Birine karşı düşmanlık ya da küçümseme sergilediginizde, dile getirilen haklı ya da haksız en küçük gözlem, onu sertleşmeye, içine kapanmaya itecek bir saldırı olarak degerlendirilecek ve yanlışlarını düzeltmeye güçlükle yöneltecektir; tersine, birine sadece görünüşte değil ama içten ve karşı taraftan da öyle algılanacak bir dostluk, sempati ve saygı gösterdiğinizde, onun eleştirilebilir gördüğünüz yanlarını eleştirmeye hak kazanırken, sizi dinlemesi için de şansınız olabilir.

Acaba bunlari söylerken, aklimda bazi ülkelerde 'Islami basörtüsü'nün etrafinda baslatilan tartismalar gibi tartismalar mi var? söylemimin özü bu değil. gene de, göçmenlerle ilişkilerin farklı bir yaklaşımla ele alınması halinde bu tür sorunların daha kolay çözüleceğine inanıyorum... diliniin küçümsendiğini, dininizle alay edildiğini, kültürünüzün aşağılandığını hissederseniz, farklılığınızın işaretlerini abartılı bir gösterişle sergileyerek tepki verirsiniz; tersine, size saygı duyulduğunu hissettiğinizde, yaşamayı seçtiğiniz ülkede bir yeriniz olduğunu hissettiğinizde daha farklı davranırsınız.

kararlı olarak ötekine gitmek için başınız dik ve kollarınız açık olmalıdır, ancak başınız dikse kollarınız açık olabilir. attığınız her adımda kendi insanlarınıza ihanet ve kendinizi inkar ettiğiniz hissine kapılırsanız, ötekine doğru ilerleyişiniz aksar; dilini incelediğim benimkine saygı göstermezse, onun dilini konuşmak bir açılma jesti olmaktan çıkar, bir bağlılık ve boyun eğme eylemine dönüşür.

3 Ekim 2008 Cuma

Yak bir sigara kül olsun dertler ucunda


cigara fotoğrafı çekmeyi çok seviyorum galiba. biciğim makinesini ilk aldığında makineyi alıp alıp makro olaraktan küllükteki izmarit, daha sonra yanan cigara çekmeye çalışma gibi girişimlerim pek modaydı. şu sıra öyle bir fantazim yok :)

çektiğim cigara fotoğraflarına baktım da.... e yanında çay ve bu şarkı iyi gider galiba.




"aşksızlıktan cılızdır düşlerim"






oh my tears fall down as i tried to forget
the love was a joke from the day that we met
all of the words all of her men
all of my pain when i think back to when
remember her hair as it shone in the sun
it was there on the bed when i knew what she'd done
tell yourself over and over you wont ever need her again

don't fool yourself
she was heartache from the moment that you met her
oh my heart is frozen still
as i try to find the will to forget her somehow
she's out there somewhere now



duyguların içinden geçerken, korkusuzca uzatmışım ben elimi... canım yandığı zamanlarda da iflah olmamışım.can yanmaktan usanmış, akıl karışıklığından yorulmuş, ama karışıyor hala...

bu şarkıyı dinlediğimde bunlar geçti aklımdan...

köyde bir bayram havası



bayram bitti. uzun zamandır böyle bir bayram yaşamamıştım ben. eve kapalı gelen birkaç kişinin saçma sapan geyikleriyle geçiyordu bayramlarım. bu sefer öyle olmadı. annemin yoğun talebi üzerine babamın köyüne gittik. hiç istememiştim ilkbaş ama, şimdi iyi ki diyorum. köye evi yeni yaptığımız sıralarda bahçemize ektiğimiz çiçeklerle pek ilgiliydik, sonra çok sık gidip gelemez olduk. ama bahçe hala kurtarılabilir halde.. gittiğimde çiğdemler açmamıştı daha. aynı laleye benziyor halleri açılmamışken, bir de sarı lalelere :)



devrisi gün baktık ki sarı sarı açılmış çiçekleri çiğdemlerin. köyde bir bayram havası. sokak dolu ki bizim köy 30 hanedir ama yollar kalabalık, şen şakraklık gırla gidiyor onun yanında da özlem. beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar geyiklerine girecek değilim; ama çok özlemişim. arasıra U dönüşleri yapmalı insan...