Pages

25 Haziran 2009 Perşembe

27,,,





"Varılacak her istasyonda her zaman bir heyecan ve umut vardır. Geride bırakılan her istasyonda ise kimi için hüzün kimi için sevinç yüklenir.İstasyonlar değiştikçe yüklenen ve bırakılan yükler değişir.Tek yönlü rayda devamlı ileriye giden trenler gibiyiz.Yaklaştığın ve geçtiğin bütün istasyonlarda ki yüklerininin seni ezmemesi dileğiyle nice aydınlık istasyonlara."

Ö.M.


fotoğraf
:http://ssilence.deviantart.com/art/the-sweet-balance-of-vinyl-13633418

20 Haziran 2009 Cumartesi

nice kızgınlıklarımız,
hayal kırıklıklarımız,
bekleyişlerimiz,
can sıkıntılarımız
var
nice ülserlere gebe.
bandırma'yı dinliyorum;
gözlerim kapesese,
gündeste,
oblomov,
beethoven.........

17 Haziran 2009 Çarşamba

Carlito'nun Yolu


"belli bir yaşa geldiğinizde herkesin üzerinize gelmesinin nedenini hatırlarsınız; herkese inanırsınız. ama birilerinin mutlaka yalan söylediğini de bilirsiniz, belki de herkes yalan söylüyordur.

etrafınızda olanları görmediğinizde, başınız dertte demektir..."

Bir Eros kahvesi...

"Starbucks'ın kahvelerinin piyasaya sürüldüğü, kahve kültürünün belki de yeniden oluşturulduğu bugünlerde biz hâlâ biliyoruz ki kahvenin köpüklüsü ve telvesi bol olanı makbuldür. Ateşin harlı olanında değil hani kısık ateşte, uzun zamanda yavaş yavaş pişirileni. Hani kişiye özel ve tek pişirimlik özel bir cezvede, sabır ve tutku ile yapılmış bir kahve. Bir Türk kahvesi. Telvesinden hayallerimizi okuduğumuz, hayatımızı şekillendirdiğimiz köpüklü bir slow coffee... Tıpkı bir aşk gibi. Sabır ve tutkusu köpüğü, telvesi anılarından ve hayallerinden oluşan uzun sürede pişirilmiş bir aşk gibi. Gerçek ve keyifli.
Çarçabuk ve tutkusuz aşklar, köpüksüz ve telvesiz çabucak içiliveren "instant coffee" dediğimiz "neskafe" gibidir, hiçbir iz bırakmayan. Ama ne yazık ki artık köpükleri alınmış, alelacele suya karıştırılmış ve çabucak içiliverilen aşklar moda. Aynen neskafeler gibi bu zamansız günlerimizde. Geçmişi ve geleceği olmayan "instant" aşklar...
21. yüzyılın globalleşen modern dünyası tepesinden tutulup döndürülen bir topaç gibi gittikçe hızla dönüyor. Sanki hiç duramayacak gibi döndükçe daha da hızlanarak dönüyor. Daha da hızlanarak, sonsuza kadar dönecek. Çok doğaldır ki, biz de hızlanıyoruz tökezlemeden, düşmeden ayakta durmak için. O kadar hızlanıyoruz ki, bazen istemeden bazen bilerek zamanın önüne geçiyoruz, zamandan bile daha hızlı geçiyoruz.
İşte zamansızlık... Zamanın içinde akıp giderken ve her an biraz daha hızlanırken yanından geçtiğimiz çoğu şeyi görmüyoruz, göremiyoruz. Yaşadıklarımız hızlı ve kısa anlar, gördüklerimiz kaleydoskop misali kesik kesik ve birbirleri ile ilintisiz. Aynen fast food yemelerimiz veya instant içmelerimiz gibi. Hızlı yaşıyoruz ama eksik.
Asırlar boyunca yeme içme kültürü ile yaşam ve hatta davranış modellerimiz birbirlerine benzeşti. Yediklerimiz, içtiklerimiz, dinlediğimiz müzik ve giydiklerimiz, iletişim türümüz ve aşklarımız, hep birbirleri ile uyumludur. Gramofondaki en romantik tango ile dans ederken ve günlerce yerine ulaşamayan mektuplarla haberleşirken aşklarınızı hemencecik, çarçabuk bitiremezsiniz veya SMS'ler ile saniyede bilmem kaç kelime ile haberleşirken veya sevgilinizle ışınlanırcasına birlikte oluverirken uzun sevdalara hazırlanamazsınız.
Dijital fotoğraf makinelerinden silinir gibi siliniverir ilişkileriniz, tek bir tuşla, hızlıca...
Nâzım Hikmet 1930'lu yıllarda sevgilisine yazdığı şiirde "en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı" derken ne kadar haklıydı.
Fast food-fast love. Popüler kültürün her şeyi hızla tüketen toplumu aynı hızla aşklarını da tüketiyor. Aslında tükenen bizleriz.
Artık insanlar pişirilmesi kolay ve çabuk hazır yemeklere rağbet ettiklerinden, unutulan gerçek tatların hatırlanması ve geleceğe aktarılması için defalarca denenmiş çeşit çeşit slow-food yemek kitabı reklamları var. Aynı şekilde benzer reklam kampanyaları olmalı: "Daha mutlu bir yaşam için. Lütfen yavaşlamaya çalışın".
Slow food-slow coffee-slow love.
Eros'un köpüklü bir Türk kahvesine ne dersiniz? Sadece sizin için ve özenle pişirilmiş......
Sevgililer günü tüm sevenler için..... "


kaynak:http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6726

Gündeste,sayfa 401

içim sıkılıyor
pencerenin önüne gidiyorum
bir sigara yakıyorum
ucunda bandırma
canım sıkılıyor
bir sigara yakıyorum
gündeste'yi karıştırıyorum
içim ferahlıyor
ya da ben öyle sanıyorum...




"kendini beğenmişlik kendini beğenmişlikle evlenir
şişelerin dibine gemileri ben sokmadım yar
senin gözlerin avaz
kavuşmamız yakışık almaz
bir bıraksam dizgini
olmaz
bir bırakmasam yar
sorumluluğu dışarda bırakmanın sevinci
bahçedeki ağaçlardan biri
demin gene büyüdü
gözlerimde gördüm yar
nasıl düşünebileceğimi düşünüyorum
senden ayrılmayı
sensiz yürüdüm meğer yol uzun
sensiz oturdum orda yar
meğer çiçekler yoklar
o beyaz kır çiçeğini kuruttum elbet
kaçırır mıyım böyle bir antolojik fırsatı
sen de bunu biliyordun
ben seni hiç aramam
sen de bunu bilirsin elbet
asıl felaket
kurusa da geveze bu çiçek"

Ferhan Şensoy

16 Haziran 2009 Salı





bu bir reggie makamıdır
bu yalnızlık makamıdır
bir yalnızlık yolu tuttum
özlü gizemlere erdim
bulaşık telidir yürek
kim çözecek muammayı?"

15 Haziran 2009 Pazartesi

No Suprises




A heart that's full up like a landfill,
a job that slowly kills you,
bruises that won't heal.
You look so tired-unhappy,
bring down the government,
they don't, they don't speak for us.
I'll take a quiet life,
a handshake of carbon monoxide,

with no alarms and no surprises,
no alarms and no surprises,
no alarms and no surprises,
Silence, silence.

This is my final fit,
my final bellyache,

with no alarms and no surprises,
no alarms and no surprises,
no alarms and no surprises please.

Such a pretty house
and such a pretty garden.

No alarms and no surprises
no alarms and no surprises
no alarms and no surprises, please.

görsel:http://redelephant.files.wordpress.com/2006/02/radiohead.jpg

13 Haziran 2009 Cumartesi

Gündeste, sf 104





yürürdük biz bu yolu yokuş da olsa
ancak sizin gücünüz yoktu
bizde haddinden fazla
bir yağmur indi bahçeye karanfil sandım
ıslanıp boy atan görsel gülleri
yumurtasının derdine düşmüş anaç güvercin
ıslak kanatlarıyla geldi sizi söyledi
gözlerinizi getirip astılar duvara
hem yokluğunuz yaşama gücümüzdür
güvercin hüznüm sizin olmamanız ve özüm
bu eve zor sığıyoruz zaten
şişeler balkona çıktılar
bir de utanmadan hem de sık sık
yalnızlıktan dem vururum
oturup kalkıp

Ferhan Şensoy


fotoğraf:http://www.fotokritik.com/1729554?highlight=bekleyi%FE

11 Haziran 2009 Perşembe

ıssız adaya düşeydik:)

sevgili bekriya geçenlerde ıssız adaya düşsem yanıma alacağım üç şeyi merak etmiş. onun bu mim hakkındaki yazısını okuyunca aklıma ortaokulda cicili bicili aldığımız anket defterleri geldi. bir de cicili bicili hatıra defterleri. bu cicili bicili anket ve hatıra defterleri başta hoşlanılan oğlan olmak üzere daha sonra da sevilen hocalara takdim edilirdi illa ki. benim de vardı bu ve benzeri defterlerim. sınıfta sühendan diye bir arkadaşım vardı, bu ıssız ada sorusuna "tv, tv anteni ve adaya gelecek uçağın bileti" şeklinde cevap vermiş, beni ve bu soruya "o'nu, o'nu, o'nu" gibi, sevda dolu cevaplar vermiş banâl kızlar topluluğunu epeyce bir apıştırmıştı.

valla bekriya şu an ıssız adaya düşmek için neler yapmazdım biliyor musun? kpss yok, işsizlik yok, sınav yok, abuk sabuk bekleyişler yok. oooo süper olurdu.

varsayalım düştüm. yanıma mutlaka özlem'i nâm-ı diğer tulip'i, egemen'i ve özer'i alırdım. özlem'le ben bir araya gelince voltran oluyoruz ancak egemen ve özer'i aldığımızda ise bizim voltranlığımız mega, giga bir şey oluyor.

ıssız adaya düştüğümüz için ve egemen'i tâlihli kişi olarak yanımızda bulundurduğumuz için egemen ilk baş bana "allah cezanı versin gerizekâlı" diye bir çemkirecektir. gün boyu süren yakınmalarından sonra çemkirmelerinin kesilmesini umut edebiliriz. özer ise bu adada yapılabilecek şeyleri araştırmaya başlayacak, meraklı duygularla adayı gezerken rastladığı ötekilerle tanışacak "merhaba siz kimsiniz, ne yapıyorsunuz "diye soracak. karşılaştığı ötekiler eğer yamyam değilse, özer'i yememişlerse bizim yanımıza getirecek bizimle de kaynaştırmaya çalışacaktır. bu durumda egemen ne biçim insan bunlar bee diye çemkirecek, ben ve özlem de duruma uygun davranmaya çalışacağızdır. herkes yattıktan sonra özlem'le ben karşılaştığımız ötekileri çekiştirmeye koyuluruz. hele ikimizin de sevmediği aynı olan bir tip varsa o boku yemiştir zaten. ötekileri kendi saf ruh halimizle analiz ettikten sonra, buradan bizi üzen erkeklerden konuşur, onlara beddua eder, buradan da aslında kapitalizm yüzünden insanların böyle olduğunu, dünyanın boktanlığına rağmen yaşanabilecek güzel şeyler bulabileceğimize dair, doğan cüceloğlumatik diyâloglara girişiriz.
böyle olur herhâlde, başkasını düşünmek ve hayal etmek güç :)

bekriya'ya bu miminden ötürü teşekkürlerimi şandellerken, bu mimi geciktirdiğim için kimseye paslamıyorum. ıssız adaya düşesi gelenler, hayal edip yazabilirler :)

9 Haziran 2009 Salı

delirme çizgisinin bir adım öncesindeki dökülmelerdir

bir ufacık iğne deliği
astigmatım var umut
geçiremiyorum seni,
menzil doğru
varış tutmuyor
rengim lâcivertleşti
medler cezirler yarışta
yarışta olmayan ne var ki şu sıra
yorulduk gâliba artık
duraksız, varışsız, belirsiz koşuşturmacalardan
bandırma'da gece
serin bir rüzgâr doğdu
boğmayan
üşüten
her yaz geldiğinde
özlemek üşümeyi
mevsimlere uyum sağlayamamak biyolojiden
dünyaya ise bir inattan ötürü
imlâlarım sökülüp gitti cümlelerimden
incelemedikçe
kopuyor inceldiği yerden
serbestler
çağrışımlar
kafamda bir girdap bulutu
ali raci'm gelmiş
haberim var
yokmuş gibi yapıyorum

8 Haziran 2009 Pazartesi

7 Haziran 2009 Pazar

...


"ben dönüyorum şimdi ankara'ya. şarjım çok az,tlfnu kapatıcam, varınca ararım, rüyamda seni gördüm, çok neşeliydin, saçların uzamıştı, örmüştün. seni çok seviyorum, öpüyorum."

07.06.09, 15:20

fotoğraf:http://www.freefoto.com/images/12/61/12_61_52---Tulip_web.jpg

DO WAH DIDDY DIDDY


tam yedi gün çalmışız hazirandan. parlak bir güneş ve sıcak gözlerimi yakıyorken, aydınlık da içimi ferahlatmaya çalışıyor. içimde kendimce gurur meselesi haline getirmiş olduğum bir takım abuk ve sabuklukların sıkışıklığı var. kafam bekleyişlerle ve bekleyişlerin yanılmalarıyla dolu. beach boys söylüyor dinliyorum, neşelenemiyorum.

"ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım" değil mi turgut. ama benim şu sıra pek göğe bakasım yok, daha ziyade güneşe karşı işeme serzenişlerindeyim. güneşi de mecâz-ı mürsel yaparaktan işeme dolaylı tümleci yapmak biraz haksızlık olabilir ama şu an yapabileceğim bir şey yok.

masanın üzerinde bitmesi gereken tarih notları var. bu seneyle birlikte bu notları üçüncü kez hikayeleştirerek kafama yazmaya çalışıyorum. özer'in kuzeni ve eniştesini de başrol oyuncusu yaparak. bir de başka hikâyeler uydurabilsem.

insanların zekâlarıyla ufak oyunlar oynaması çok canımı sıkıyor. kelimeleri duygulandırmış gibi yaparak, gözlerine anlamlı bakışlar yüklemiş gibi yaparak... ve sürekli de bunlara şahitlik ediyor olmak ise daha da canımı sıkıyor. canımın çok sıkılası var şu sıra. sıkan sıkana.

görsel:http://www.piyalemadra.com/otherOF-1.html

6 Haziran 2009 Cumartesi

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka

I

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

Bitmeyen bir selâm gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
ayrıca
- Dört kişiyiz!
- Hayır on!.
- Bin kişiyiz!
- Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz
anlıyorum

- Üç karo!
- Pas diyorum!
- Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!
Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir
vuruşma!
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani "Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

Edip Cansever

5 Haziran 2009 Cuma

"Ay Suya Düştü"


"insanüstü birşey bu insanoğlu. dokuz ay on günü, anamızın karnında değil de, örneğin beyninde geçirseydik çok daha değişik olurdu durum. bir kere doğmadan önce bir sürü şeyden haberdar olurduk. ille o delikten değil, kulaktan da fırt diye çıkabilirdik dünyaya. kulak zarı ya da şey zarı, hepsi zar işte. insanoğlunun yaratılışında bir sürü üretim hatası var ve fakat üretici firma hakkında eleştiri hakkımız yok. ya da eleştiri yoluyla oluşumu değiştirmemiz söz konusu değil. eleştirinin saçmalığı da böylece kanıtlanmış oluyor, manitu tarafından. özeleştiri insana mahsus, manitunun böyle salaklıkları da yok."

Ferhan Şensoy, Ay Suya Düştü-Rum Memet sf 16

3 Haziran 2009 Çarşamba

2. mahmut çalışıyoruz



http://www.youtube.com/watch?v=56CCDf1lhWQ'den alınmıştır.

Tel Canbazlarının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir

Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük amenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyuşmuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız.

Turgut Uyar

2 Haziran 2009 Salı

kiraz mevzuuu







29 mayısın gecesi
gözlerim şaşırarak dona kalıdı bilgisayarın karşısında
yine kavuşamadı afitap kocasına
bozuk bilgisayar duvar örmüş lisânımıza
kapılar tekrar kapandı bizans'a
tam da açılacağı varsayılırken...
bulutlar da yalan söylemiyor ya
yağacak damlalar illa ki
bulutların içinde uyumuş yıldızlar
damlalar tam bulutların altında
camı açtım
denizi beline dolayarak geldi lodos
ferahlatmıyor
nem olup kalıyor tavanda
oradan da gözümüze süşüyor iki damla
sallayalım başımızı ki
balta demesinler.....
bir haziran başladı ki
25 gün sonra seçecekler bizi
biz onların kamu personelleştirebildiklerinden miyiz,
yoksa kamu personelleştiremediklerinden mi?





görsel:http://hengie.deviantart.com/art/hope-64079495