Pages

28 Nisan 2009 Salı

"dalıp gitmelerdeyim önüne geçilemez"





"içim yağmalanan bir samanyolu,
göç hazırlığında bütün hücrelerim"

diye yazmış Devrim Dirlikyapan, "Açığa Alınmış Göçebe" şiirinde. kaç gündür bir arzuhâl olarak yankılanıyor bu iki dize içsesimde. göçe seyirtmelerle meşgulüm ve fakat bir göçe varabilmişliğim yok daha.

nisanı tüketmekteyim, bir pencereli küçük odada. denizliğinde yapraklarına dokunduğum çok güzel bir bahçenin çiçeğiyle arkadaşlık ederek.

Ferhan Şensoy içkiyi kesince, daha önce sinirlenmediği şeylere sinirlenişini "günün yirmidört saate bölünüşü, haftanın yedi güne bölünüşü ve başlayan sekizinci günün salakça pazartesi diye isimlendirilişine sinirleniyorum" diye örnekliyor. ben sekizinci günün pazartesi olmasına sinirlenmeyi dünde bırakmış, fena halde dokuzuncu günün salı diye isimlendirilişine sinirlenmekteyim. benim sinirim de içesimin gelmiş olmasından mı acaba? nisanın bitmesine kızarken, mayıs'ı da dörtgözle bekliyorum. böyle nevrotik bir durum. zaten deli olduğu için bir yanım delirme durumum da yok ve delirmekten korkmaktan da.

içimde tarihlendirilmemiş yapraklar uçuşuyor bahar bahar. yaprakların kimi geçmişten, kimi umuttan, kimi hiç gerçekleşme ihtimali olmayan şeylerin toplamı.

uçuşuyor yapraklar... düzensiz, sözsüz, ruhsuz....

duvarlara çarpa çarpa
duvarlara çarpa çarpa
bir gizem didikliyor
kuş kafesim yüreğimi
yere düşürdük gülleri
dalıp gitmelerdeyim
önüne geçilemez
tutkuyla yarıştayım
çok iyi koşuyor tutku
ben frene basıyorum
gaz frene çok yakın




Doris Day Güneş Abla İçin Söylüyor:








Got no diamond, got no pearl,
Still I think I'm a lucky girl.
I've got the sun in the morning
And the moon at night.
Got no mansion, got no yacht,
Still I'm happy with what I got.
I've got the sun in the morning
And the moon at night

Sunshine gives me a lovely day,
Moonlight gives me the Milky Way.
Got no checkbooks, got no banks,
Still, I'd like to express my thanks.
I've got the sun in the morning
And the moon at night.
And with the sun in the morning
And the moon in the evening
I'm alright.

Got no butler, got no maid.
Still I think I've been overpaid,
I've got the sun in the morning
And the moon at night.
Got no silver, got no gold,
What you've got can't be bought or sold.
I've got the sun in the morning
And the moon at night.

Sunshine gives me a lovely day,
Moonlight gives me the Milky Way.
Got no heirlooms for my kin,
Made no will but when I cash in
I'll leave the sun in the morning
And the moon at night.
And with the sun in the morning
And the moon in the evening
I'm alright.


Got no mansion, got no yacht,
Still I'm happy with what I got.
I've got the sun in the morning
And the moon at night.
Sunshine gives me a lovely day,
Moonlight gives me the Milky Way.


Got no checkbooks, got no banks,
Still, I'd like to express my thanks


We've got the sun in the morning
And the moon at night.


And with the sun in the morning
And the moon in the evening
I'm alright!

25 Nisan 2009 Cumartesi

Zeki Müren'le Başbaşa Radyo Günlerindeyiz


dolayısıyla şu an inleyen nağmeler ruhumuzu sarmış durumda.

bu albümü kaç zamandır görüyorum ve fakat dinlememiştim hiç. dün bir arkadaşım, bloğa koyduğum şarkıyı gönderince, dedim ki dinlenmeli bu albüm. 60 lara doğru bir gitmeli.

zeki müren'le başbaşa radyo serisi birinci ve üçüncüsü türk sanat müziği eserlerinden, ikinci seri de türkülerden oluşuyor. albümde zeki müren'in anonsuyla şarkıları dinlemek ise çok büyük bir keyif.

ben bu postta birinci seriden tam bahara uygun bir şarkı koyacağım şimdi buraya. keyifle dinleyiniz efendim.



23 Nisan 2009 Perşembe

bir yürek, bir kapı, iki bahçe


bir yüreğin ortasında, bir kapıyla ayrılmış iki bahçe varmış. bahçelerde yaşayan da iki kişi. bu iki kişi sık sık o kapıdan geçip, konuk olurlarmış birbirlerinin bahçelerine. zaman geçmiş birinin bahçesine otlar bürümüş, zamanı olmamış ayıklamaya bu yüzden öbürü kapıyı açıp da geçememiş bahçeye. bahçesini ot bürüyen de bekliyormuş yandan kapının açılmasını, kapının ardındakini gelmesini fakat akıl erdiremiyormuş bir türlü otların bahçeyi bürüyüp kapının ardını engellediğini. bakıyormuş o kapıyı kullanmadan uğrayanlar, bahçesinde oturanlar, otları temizle diye uyaranlar, yardım edenler kimi zaman da daha fazla bahçeyi saran otların tohumlarını ekiyorlarmış, o farketmeden.

kapının öbür tarafında duransa kapının açılmayışına, komşusunun hiçbir şey yapmamasına, o aşıp kendi bahçesine gelmemesine darılıp bahçesine biraz kırgınlıklar ekip beklemeye koyulmuş; denemeden artık hiç kapının ardını.

zaman geçmiş, geçmiş.

bir akşam kapının önündeki otların iyice büyüdüğünü farketmiş ve kapının ardında bir komşusunun olduğunu ki aynı yüreğin bahçelerine sahip olduğunu anımsamış birden. eline almış yüreğinden bir orak kendinden kapıya doğru ilerleyerek savurmuş yollarını tıkayan otları, ulaşmış kapıya, çalmış kapıyı, kapnın ardından şaşkın bir "gel" sesi konmuş kulaklarına, açmış kapıyı, girmiş yüreğin öbür tarafına.

ikisi de birbirini özlemişler çok, gözleri ilk bunu söylemiş kulaklarına. bakmış aynı yerindeymiş yüreğin öbür bahçesinin sahibi. oturmuş sessizce yanına. sessizlikle demlemişler özlemlerini bir kaç dakika, ikisi de birbirlerinin ağırlamalarını özlemiş yürekte. daldıkları şeyleri düşünüp, aynı kapıyla ayrılan bir yüreğin iki bahçesinde. gözlerine düşmüş özlemleri, kırgınlıkları ama daha çok özlemleri. ağır ağır inmişler yaşanmış zamanlara yüreklerinin merdiveninden elele, kimseye çaktırmadan.

ikisinin de bahçesi çiçeklik, kapının ardı papatya.



fotoğraf:http://hagamon.deviantart.com/art/The-Door-22955027

22 Nisan 2009 Çarşamba

coffeé'den peri'ye


sana peri diye sesleniyorum, çünkü satırlarının ardaına serptiğin gözü yaşlı, gözü sevinçli, kalender, taşan tozlar, içimde sevinçleri kopuşturuyor Can Yücel'in dediği gibi.

karşı karşıya hiç gelmedik, sana hiç sarılmadım, ama satırlarınla sarılıp, satırlarınla sarmalandığımı hissetmek çok büyük bir keyif veriyor bana. yazıya dökülenlerin ardındaki yüreğin kocaman olduğunu bildiğimden ve bunu senin çok güzel hissettirmenden.

böyle sarmalanınca ben çocuklaşıyorum. doğrudan aklıma eseni yapmalarım ayyuka çıkıyor. şu anda sana sayfalarca mektup yazmak istemem gibi. (bu konuda dedektiflik girişimlerim oldu itiraf etmeliyim) şu an klavyeyle yazıyor olmam birşey farkettirmez sanki, değil mi?

en çok da bu galiba.
en gerçek.

satırlardan, öykülere, oradan yüreklere... oradan da "kardeş gibi sevilip, sevmelere".

duygular yoğunlaştı gözlerimde. cümleler yansıtamadıysa şu an ki coşkumu affola.

tüm yüreğimle söylediğim bir şey var inanarak, arkasında durmaktan vazgeçmeyeceğim şekilde:

"İYİ Kİ VARSIN PERİ, İYİ Kİ"



görsel:http://www.hafif.org/imaj/wurgun5/picassocerceve.JPG

gündeste'den



günler çabuk geçiyor
saniyeler çok uzun

sıkı dur köhne bizans
arındım geliyorum

cevat şakir mavisi
artık derim değişti

sıkı dur yunan bizans

soyundum geliyorum

ayvalık'ta van gogh sarısı
bir bekâr adamın karısı
bir cigara düşüncenin yarısı
savulun geliyorum
kız kurusu zeytin ağacı

bıyıkta tuz kokusu

toz olun geliyorum
benim derdim bin tane
divane gönül hastane

kıçımda pervaneler

sıkıldım geliyorum
ulan bizans bize kastın kaç tane
tane tane geliyorum
fersiz ıslık sonbahar

sen gelende ben duram mı

ben uçmuşum haberim yok

dolmakalem geliyorum

domal ulan oğlan bizans

hem koşarak geliyorum

dikkat buyrun arkadaşlar

en güneyden geliyorum

yıllar var ki gidiyorum geliyorum

üzülüp yoruluyorum
bu kez fena dinlendim

sıkı dur köhne bizans

akşamüstü fütühata geliyorum.


Ferhan Şensoy, Gündeste sf. 156-157

21 Nisan 2009 Salı

tamamen duygusal


civan-ı şahane'ye Ferhangi Şeylerin 1630. sunda OYÇED tarafından Sürekli Başarı Ödülü verilmiş. duygularında birikenleri gözlerine çok iyi taşıyan civan-ı şahane ise göz yaşlarını tutamamış:
extrahaber'deki haber şöyle:

“Ferhangi Şeyler” adlı oyunu 1630 kez sahneleyen usta oyuncu, 1630'uncu oyunu sonrası OYÇED Ödülünü Başkan Yardımcısı Nazif Uslu’nun elinden sahnede aldı. Seyirciler tarafından alkışa boğulan sanatçı, oyunu o zamanki kritik durumdan kurtulmak için 3 aylığına sahneye koyduğunu ancak oyunu seyreden bir yakın arkadaşının “sen bu oyunu 20 yıl oynarsın” dediğini ve o arkadaşının o yıl öldüğünü söylerken gözyaşlarına engel olamadı. Şensoy; “20 yıl sonra onun mezarına çiçek götürüp “sen haklıymışsın oyunu 20 yıldır oynuyorum” dedim. Yarın yine arkadaşımın mezarına gideceğim ve ona diyeceğim ki: Bu ödül benim olduğu kadar senindir.”



19 Nisan 2009 Pazar

nisan yanılsamaları


nedir bu serimde salına salına dolaşan bulutlar? masa başında dalgalanıyor kelimeler, alnımda sanki. ellerim yine başladı söylenmeye, parmaklarım da ellerimin söylediklerini gizleme derdinde.

zamansızlık başıma bela, hızlı ilerleyen saliseler, saniyeler, dakikalar, günler karşısında.

masaya oturasımın eksikliği ile bir girdap olmuş tüm kelimelerim, kelimeye bürünememiş düşüncelerim, isteklerim ve tüm hallerim; kaldırıp beni klavyenin başına oturttular salına salına içimde.

nisan gözleri dolu oturuyor gökyüzünde, bir dokunsa bulutlar ağlayacak sel alacak bandırma'yı. bandırma'da sel taşarken, ben de kendimi aşacak birikintilerimi tutarım yağmurun altına iyice nemlenir kelimeler.

gözlerimle ona çoğu şeyi anlatmıştım aslında bir ikindi vakti. ve fakat gözlerim çok keskin cümleler kurduğundan mı, onun gözleri dinleyememişti benim gözlerimin kurduğu cümleleri. hepsi boşlukta savrulup, gökyüzüne karıştılar. şimdi nisanın gözlerinde bandırma'ya inmeye hazırlanıyorlar.

fotoğraf:~edlyytam


"örneğin meselâ"

17 Nisan 2009 Cuma

biraz Özdemir Asaf...



Şu anda İstanbulda olmak isterdim.
Mihrabat Korusunun dar yollarında seninle
Yan yana,yana yana yürümek...
Birde martıların kanatlarından seyretmek İstanbulu.

Birde sen olacaktın yanımda adamım.
Bakarken Çamlıca'dan mehtaba,
Dinleyecektik en güzel aşk şarkılarını.
Ve ben senin gözlerinde kaybolurken,

Seni Seviyorum diye haykıracaktım Marmara'ya

Şimdi yanımdasın belki ama,
Ne Mihrabat Korusunun dar yollarında,
Seninle yan yana,yana yana
Yürüyebildik...

Ne de bakabildik Çamlıcadan mehtaba
Ne de Dinleyebildik en güzel aşk şarkılarını
Sadece kaybolabildim gözlerinde ama
Seni seviyorum diye haykıramadım Marmaraya...



Birisi biri için, 
Bilerek,bilmeyerek, 
Her biçimden bir anlam, 
Her anlamdan bir biçim 
Beklemiştir giderek, 
Bekledi,bekleyecek, 
Birisi biri için. 
O belki de gelecek, 
Belki de gelmeyecek. 
Birisi biri için 
Gelecek,gelmeyecek, 
Sürecek için-için, 
Ama hiç gitmeyecek. 
Hep başlayıp yeniden 
Ve de hiç bitmeyecek.



siyah beyaz tuşlarında piyanomun 
seni çalıyorum şimdi 
çaldıkça çoğalıyorsun odada 
sen arttıkça ben kayboluyorum 

seni doğuruyorum geceye 
adını koyuyorum aya bakarak 
her şey sen oluyor her yer sen 
ben ölüyorum 

sesini duyuyorum rüyalarımda 
gözlerimi kamaştırıyor ışığın 
rüzgar sen gibi dokunuyor bana 
ben doğuyorum 

duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç 
dokunmuyorsun bana 
sen gibi bir şimşek çakıyor 
tam kalbime düşüyor yıldırımı 
ben gidiyorum

12 Nisan 2009 Pazar

masal


sertab erener'in en çok lâl albümünü seviyorum. özellikle de lâl ve masal bu albümdeki favorilerim. sertab çok güzel başlıyor "gece akşar akşam sefaları" diye...



Bir varmış bir yokmuş dünya masalmış
Her yolcudan bu handa hoş seda kalmış

Gökten üç elma düşmüş yuvarlanmış

Herkes payına düsen elmayı almış

bugün çok masal duymak isteyen pRncfRn'e,

görsel:Picasso

11 Nisan 2009 Cumartesi

Masal Götürelim

masal götürüyoruz. gelin siz de.
nasıl götürelim diyorsanız:

masalları nereye götüreceğiz diyenler:

Her türlü çocuk ve gençlik kitabını, ansiklopediyi

Psk. Dr. A. Şebnem Soysal
GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ HASTANESİ
ÇOCUK SAĞLIĞI ve HASTALIKLARI ABD
10. KAT BEŞEVLER - ANKARA adresine yollayabilir.


yeşilovacık'a biz götürelim ŞebnemHanım bir de onunla uğraşmasın diyenler:
HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Yeşilovacık Belediyesi
YEŞİLOVACIK-MERSİN


adreslerine masallarını ulaştırabilirler .

www.birmilyonkalem.com
http://uzagagidenkadin.blogspot.com

10 Nisan 2009 Cuma

"kırık aynalar"


nereye dönsem baksam
dünya kırık aynalarla dolu
bedenler erise de ötekinin içinde
ne sen beni görüyorsun ne de ben seni

demiş Yahya Hocam kırık aynalar şiirinde.

şu sıralar kırılan, eriyen aynalarla dolu gibi geliyor etrafım. neydi o kavramlaştırdıklarımız? hayatımızın mihenk taşı olmuş tanımlamaları? hepsinin yeri değişmiş, onları açıklayan cümlelerin ya özneleri yitmiş ya da anlamsızca devrilmiş cümleler bir bir.


bakıyorum bir aynaya, kendimi gördüğüm sandığım yerde çok başka bir suret varmış aslında. "ben"im diye baktığım aynaların hepsi beni göstermiyor şu sıra. o görüntünün ışığın yansımasının şakasını keşfeder beyin, bir oyun olduğunu keşfeder, beyincik karşı koymaz; onaylamadan da duramaz. bu bürokrasi işleminden sonra karalı küskünlüklere sığınır oluruz, unutturacak da bir şey araken bu küskünlükleri. kalp, mantık, beyin, beyincik hepsi iç içe geçer aynalar gibi. sol omuzdan sağ omuza doğru fişiktirmeler; sağ omuzdan sol omuza doğru da yatıştırmalar. sağ duyuların hepsi sağır ve dilsiz olsun isteriz; ama bu da pek işimize gelmez.

benler, senler arasında gidip gelmeler işte.
benin farklı senin farklı olduğunu bir türlü içselleştiremeden. bu yüzdendir ya kırılganlıklarımız. "ben öyle yapmamaştım ona" deriz hep, haklı payları hesabımıza yazarken. oysa karşımdaki sen ben değil. bu çok basit ama beklentileri alt üst eden bir ayrım.....

"bütünleştirmeğe çalışma benim
her bir parçam da benim
ben senim deme bana
ne sen ben ol
ne ben sen
benim olmak istesen bile
ben sen olmam
olamam
ummana döksem de tutkumu
benim olmanı istesem de
sen ben olmazsın
olamazsın
kendinde başkası olmak isteyen
bırak boşuna uğraşsın
sonunda şaşsın beyhude çekilen küreğe
sen sensin
ve ben ben
o da o
böyle kurulmuş
nizam-ı alem
alem ne der diye
alem gibi olmağa kalksan
dimyat'taki pirinci el
evdeki bulguru sel götürür
sonunda bakarsın ki kendin de olamamışsın
ve geçmiş ömrünün fasl-ı baharı
yazı
son bahar yaprağı küser sana
ne var ki korkacak der
bu kadar kendin olmaktan
düşerken toprağa
servi boylu kavağın damından"

Yahya Tezel


foroğraf:http://miyavik.deviantart.com/art/mirrors-109359146




8 Nisan 2009 Çarşamba

bekriya'da toplanır, bize de yollanır


bekriya blog ödülünü dağıtırken beni atlamamamı, çok ama çok mutlu olduuummmm :):):) ben de başta bekriya olmak üzere tulip, beenmaya, nily, pRncfRn, yalnızlık okulu, jto , adsoyve blog listemde bulunan tüm blogdaşlarıma yolluyorum :)

gelemem ben, gidemem ben


ders çalışmaktan bezildiği yadsınıp yadsınıp bir den daaan diye çarpınca, "ttnet müzik nasıl bir site acaba?",meraklı duygusu ayyuka çıktı. çok önemli çünkü şu an o sitenin nasıl olduğu. ders çalışmaktan bezmişliğini farkeden bir birey olarak bendeniz içinse hayati önem taşımaktaydı. çeşitli müzik listeleri var, fasl-ı muhabbet listesini seçtim ben. bu seçimi yaptığımda ise önümde kamu ekonomisinin nisbi önemini anlatmaya azmetmiş ismail türk ile birlikte, bir çapkına aşık olunabiliyor, geceleri aydınlatacak bir sevgi istenebiliyor, gezilen dikenli aşk yollarından elden geçen kırık sazın yanında düriyenin güğümleri de kalaylanabiliyor. ismail türk bu fasıl muhabbetine pek takılmıyor, kamu ekonomisinin nisbi önemini saptamaktaki güçlükleri biraz da milli muhasebe uzmanlarının ihmâline bağlıyarak hâlâ anlatıyor. o anlatıyorken, ben paralel evrenimde bir masada sarhoş, keder, pofuduk ile birlikte rakı peynir ikilisine kavuşmuş, muhabbetin dibine vurmuş. normâlde peynir yemem ancak paralel evrende peynir seviyorum ve rakıyla çok güzel gidiyor. liste çalıp durdukça yuvarlandı rakılar, mor çiçeklerden fal bakılıyor (paralel evrenimdeki masada paptya yok, ortada mor çiçekler var), aydınlık aydınlık gülünüyor, saat ilerliyor ve fakat akşam olmuyor. liste bitiyor rakıları yuvarlamış olarak iniyorum dünyaya daha doğrusu paralel evrendeki ben hala devam ediyor yuvarlamaya da ben dünyadaki benin yanına gidiyorum listedeki şarkılar bitince. ismail türk vergi yükünün belirlenmesinin önemine geçmiş, kamu ekonomisinin nisbiliğini aktarmış olarak kantitatif büyüklüklerden iktisadi istikrara demir almış....

bugün çok bunaldım ders çalışmaktan müzik dinlerken geçti bu zırvalamalar aklımdan. uçmasın kalsın diye de yazıya dönüştürdüm....

bu arada ttnet müzik harika :)


resim:http://lucidreamer20.deviantart.com/art/Parallel-Universe-76476535

6 Nisan 2009 Pazartesi

"sevgilerde"


bir sıralar, bundan uzun zaman önce birisinin beni sevmesini beklemiştim. o birisini değil, sadece beni sevmesini. biraz özel bir yer tutmuş olmak adına, kendimin o birisini ne kadar sevip sevmediğine bakmadan bekliyordum. bekledim bekledim gelmedi onun beni sevesi. ben de geri döndüm, gitmedim bir daha beni sevmesini beklemeye...



Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı

diyor ya necatigil.... vedat sakman'ın buğulu sesinde daha başka bir şeye dönüşüyor bu dizeler; ya da bana öyle geldi... bilmiyorum...

fotoğraf: http://p0rg.deviantart.com/art/waiting-for-summer-79025346

4 Nisan 2009 Cumartesi

tütüncülüm, tütüncülsün, tütüncül


annem hâlden anlayan olgun, güçlü bir kadındır. çok severim kendisini. olaylara bakış açısı, pes etmeyişi, hayata olan azmi hep hayran bırakmıştır beni kendisine. ancak o da bir insan olduğu için beşer ve buna bağlı olarak da şaşar yönüne engel olunamıyor.
annemle aramızdaki sigara mevzuu ferhan şensoy’un deyimiyle bir med-cezir gibi yıllardır sürüp gitmekte. annem ısrarla sigaranın, insan kötüyse, bir derdi varsa falan içileceğine kendisini o kadar inandırmış ki, ne desem diyeyim, bu fikrinde başka yere gitmemiz pek mümkün olmayıp; dönüp dolaşıp aynı yere parkediyoruz.

annem: ne derdin var da içiyorsun bu zıkkımı bu kadar?
ben: anne bi derdim yok, seviyorum
annem: insan sigarayı sever mi
ben: sevebilir.

bu diyalog değişmeden, annem özellikle başka bir şeye kızmış da çatacak birilerini aradığında ya da abuk sabuk kadın programlarına çıkan doktor vs. yi dinledikçe aramızdaki med-cezirin şiddeti artarak sürüp gitmekte. oysa biz tütüncüller için durumsa tamamen aşağıda civan-ı şahane'nin anlattığı gibi:

gerçek bir siagara içici, sigara içerken başka hiçbir iş yapmaz ve sigara içmeyi yaşar. örneğin ilk nefesle ikinci nefes arasında önemli bir fark vardır, son nefes bambaşkadır. küllükte bir an dinlendirilmiş, külü uzamış, silk beni haline gelmiş bir sigaradan alınacak nefes ve keyif elbette çok özeldir. bunun ayırdına varrmayan, sigarayı küllükte unutan, ikide bir sigarası sönen bir içici ciddiye alınacak bir içici değildir. sigarası ağzında sönen tiplerse, içici olarak ciddiye alınmaması gerekenlerdir.

[...]

tütün içilecekse keyfine varılarak içilmelidir. bir nargile içicisinin muhteşem keyfini göz önüne getirin. içici, nargileyle bütünleşmiştir, başka hiçbir olayla ilgili değildir, bir elinde marpuç, öbür elinde maşa, gözü tömbekide, derinlemesine yaşamaktadır olayı. hiç, nargile içerken cep telefonuyla konuşan görmedim örneğin.
bu yüzden, yani sıradan bir tütün tüketici olmadığım için, sigara içmekten muhteşem bir keyif aldığımdan tütünle vedalaşmayı düşünmüyorum.
canım sıkılınca bir sigara yakıyorum.içince öksürüyorum, öksürünce tükürüyorum, tükürünce damağım kuruyor, hemen şarap içiyorum, fakat bütün bunların bende bir alışkanlık yapmasından korkuyorum. bu düşünce bende efkâr yapıyor, hemen bir sigara yakıyorum, her efkârlandığımda sigara yakmanın bende bir alışkanlık olmasından korkuyorum. canım sıkılınca sigara içiyorum ve yıllardır çok acayip sıkılıyor canım

Ferhan ŞEnsoy, Her Türkün El Kitabı Eşeğin Fikri, Tütüncül yazısından..

fotoğraf bizzat bendenize aittir.




1 Nisan 2009 Çarşamba

:)

uzun zamandır istatistiklerime bakmıyordum bir baktım gülümsedim epey. "kumrular yavrularını terketti ne yapacağım" diye bir arama yapmış bir arkadaş buraya kadar gelmiş kumrularını ararken.

benden tavsiye "karagöz ile boşverinbeni"yi okuyun. orada uzun uzun anlatılıyor, yavrularını terkeden kumrunun ardından yapılacaklar :)